Kazım Çapacı : Gül ile Bülbül

GÜL ile BÜLBÜL

Bahar geldi yine. Her yıl nisanın ilk günlerinde ibibiklerin ötüşüyle karşılarım baharı. Bu sabah da öyle oldu. Önce uzaktan ibibik sesi geldi. Hüzünlü bir ses: ‘hup-hup-hup’. Ardından giderek şiddetlenen, tekrarlayan bir iç çekiş duyuldu: ‘--t-ü-’. Bülbül de gelmişti. Hüzünlü sesin ardından olmazsa olmaz şakıması başladığında kocaman bir gülümseme yayıldı yüzüme. Bülbüle de böyle şakımak yaraşırdı, hüzünlü sesler çıkarmak değil. Sonra, bülbülle gülün öyküsü geldi aklıma…


 

Şiirlerde, şarkılarda, türkülerde çok işlenen bir konudur bülbülün güle aşkı. Üçüncü bir karakter, kötü karakter de olmadan olmaz, gülün dikeni. Bu üçlü hakkında pek çok öykü biliriz hepimiz.

 

Bülbül sadece gül mevsimi geldiğinde şakır. Sevdiğine kavuşacaktır. Gül mevsimi geçtiğinde lâl olan bülbül, goncalar açacağı zaman ötmeye başlar. Gülün kendisine karşılık vermesini bekler, öter durur. Bülbül öter, gül naz eder. Bülbül büyük bir hasretle gülün dalına konar. Gülün dikeni, aşktan gözü hiçbir şeyi görmeyen bülbüle batar. Aşık bülbül kan kaybından ölür. O zamana dek solgun, beyaz renkli olan gül, bülbülün yarasından akan kanla sulanan toprakla beslenince kıpkırmızı açmaya başlar ondan sonra.

 

Bu bir ince sözdür inceden ince,

Bülbül feryad eder gülü görünce,

Bir güzelin kendi gönlü olunca,

Eşini arayıp bulması vardır.

Ey mürg-i gönül zağ gibi her dala konarsın,

Can bülbülü ol aşk ile gülzarını fark et

Figani 


 

Çiçeklerle dolu bir bahçedeki bembeyaz gül, eşsiz güzelliğinin farkında değilmiş, kendini “ot” sanırmış. Etrafına harika kokular saldığı, muhteşem bir rengi olduğu halde, “ot” olduğunu kabullenmiş bir kere. Günlerden bir gün, bülbül girmiş o bahçeye. Gülü görür görmez içi titremiş. İlk görüşte aşkı tanımış. Yıllardır aradığının o olduğunu anlamış. Tanışmışlar, uzun uzun konuşmuşlar. Gül şaşkınmış, bülbülün kendisiyle, bir otla ne işi olabilirmiş ki? Bülbül yanılıyor olmalıymış. Gül böyle düşünürken, bülbül aşkını feryat figan haykırmaktaymış bülbüle.

 

Yıllar yılı aşkını arayan bir bülbülüm.

Artık seninle dolu bak gecem gündüzüm.

Gülü sevmek için yaratılmış yüreğim,

Bir otu nasıl sever, söylesene ey gülüm ! 


 

Gülün ilk günlerdeki bülbüle olan ilgisi azalmaktaymış giderek. Belki de kendini bir ot olarak görmek, aşktan kaçmak daha kolay gelmiş güle. Bir ot olarak, aşkın sorumluluğunu almadan, hayatı geçirip gitmek varken… Ama ya gerçekten gülse, bunun farkına ancak solduktan sonra, gül olmanın hakkını vermeden yaşayıp gittikten sonra varırsa. İkilemler arasında, kafası karışık bir haldeymiş gül. Gülün bülbülün içindeki ateşi söndürme telaşı yaralıyordu bülbülü. İçindeki ateşi söndürmenin bülbülün bülbüllüğünü yok etmek olduğunu bilmiyordu gül. Çaresiz bülbül, ne pahasına olursa olsun aşkını, dahası ona içini aşkla dolduran gül olduğunu kanıtlamalıydı. 


 

Gül hâra düştü sîne-figâr oldu andelîb

Bir hâra baktı bir güle zâr oldu andelîb

“Gül dikene düştü, bülbülün göğsü yaralandı

Bir dikene, bir güle baktı ve ağladı”

Nâili

 

Bülbül, kalbini gülün dikenine batırdı ve oracıkta öldü. Gülün, ot olmadığını anlaması, çok sevdiği bülbülün hayatına mal olmuştu. İşte önceleri beyaz olan gül, utancından kıpkırmızı oldu o günden beri…

 

 

İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile

Gül budağının mizacına gire kurtara su

Fuzûlî

 

Bir demet reyhan verseler bülbüle

Koklamaz onu, yine gider dikenli bir güle

Nesimi

 

Sevgilinize hiç kırmızı gül verdiniz mi? Ben bülbülüm, yüreğimi sana adadım dediniz mi?

Gül almak mı güzel, gül vermek mi?

 

Ananemim gül reçelini de özledim zaten… 






Kazım ÇAPACI