|
GÜL ile BÜLBÜL Bahar geldi yine. Her yıl
nisanın ilk günlerinde ibibiklerin ötüşüyle
karşılarım baharı. Bu sabah da öyle oldu. Önce uzaktan
ibibik sesi geldi. Hüzünlü bir ses : hup-hup-hup. Ardından giderek
şiddetlenen, tekrarlayan bir iç çekiş duyuldu : tü-tü-t-ü-tü.
Bülbül de gelmişti. Hüzünlü sesin ardından olmazsa olmaz
şakıması başladığında kocaman bir
gülümseme yayıldı yüzüme. Bülbüle de böyle şakımak
yaraşırdı, hüzünlü sesler çıkarmak değil. Sonra,
bülbülle gülün öyküsü geldi aklıma
Şiirlerde,
şarkılarda, türkülerde çok işlenen bir konudur bülbülün güle
aşkı. Üçüncü bir karakter, kötü karakter de olmadan olmaz, gülün
dikeni. Bu üçlü hakkında pek çok öykü biliriz hepimiz. Bülbül sadece gül mevsimi
geldiğinde şakır. Sevdiğine kavuşacaktır. Gül
mevsimi geçtiğinde lâl olan bülbül, goncalar açacağı zaman
ötmeye başlar. Gülün kendisine karşılık vermesini bekler,
öter durur. Bülbül öter, gül naz eder. Bülbül büyük bir hasretle gülün
dalına konar. Gülün dikeni, aşktan gözü hiçbir şeyi görmeyen
bülbüle batar. Aşık bülbül kan
kaybından ölür. O zamana dek solgun, beyaz renkli olan gül, bülbülün
yarasından akan kanla sulanan toprakla beslenince
kıpkırmızı açmaya başlar ondan sonra. Bu bir
ince sözdür inceden ince, Bülbül
feryad eder gülü görünce, Bir
güzelin kendi gönlü olunca, Eşini
arayıp bulması vardır. Ey mürg-i gönül zağ gibi her dala konarsın, Can bülbülü ol aşk ile gülzarını fark et Figani
Çiçeklerle dolu bir bahçedeki
bembeyaz gül, eşsiz güzelliğinin farkında değilmiş,
kendini ot sanırmış. Etrafına harika kokular
saldığı, muhteşem bir rengi olduğu halde, ot
olduğunu kabullenmiş bir kere. Günlerden bir gün, bülbül
girmiş o bahçeye. Gülü görür görmez içi titremiş. İlk görüşte
aşkı tanımış. Yıllardır
aradığının o olduğunu anlamış.
Tanışmışlar, uzun uzun
konuşmuşlar. Gül şaşkınmış, bülbülün
kendisiyle, bir otla ne işi olabilirmiş ki? Bülbül
yanılıyor olmalıymış. Gül böyle düşünürken,
bülbül aşkını feryat figan haykırmaktaymış
bülbüle.
Yıllar
yılı aşkını arayan bir bülbülüm. Artık
seninle dolu bak gecem gündüzüm. Gülü
sevmek için yaratılmış yüreğim, Bir otu nasıl sever,
söylesene ey gülüm !
Gülün ilk günlerdeki bülbüle
olan ilgisi azalmaktaymış giderek. Belki de kendini bir ot olarak
görmek, aşktan kaçmak daha kolay gelmiş güle. Bir ot olarak,
aşkın sorumluluğunu almadan, hayatı geçirip gitmek
varken
ama ya gerçekten gülse, bunun farkına
ancak solduktan sonra, gül olmanın hakkını vermeden
yaşayıp gittikten sonra varırsa. İkilemler arasında,
kafası karışık bir haldeymiş gül. Gülün bülbülün içindeki
ateşi söndürme telaşı yaralıyordu bülbülü. İçindeki
ateşi söndürmenin bülbülün bülbüllüğünü yok etmek olduğunu
bilmiyordu gül. Çaresiz bülbül, ne pahasına olursa olsun
aşkını, dahası ona içini aşkla dolduran gül
olduğunu kanıtlamalıydı.
Gül hâra düştü sîne-figâr oldu andelîb Gül
dikene düştü, bülbülün göğsü yaralandı Bir dikene, bir güle baktı
ve ağladı Nâili Bülbül, kalbini gülün dikenine
batırdı ve oracıkta öldü. Gülün, ot
olmadığını anlaması, çok sevdiği bülbülün
hayatına mal olmuştu. İşte önceleri beyaz olan gül,
utancından kıpkırmızı oldu o günden beri
İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile Gül budağının mizacına gire kurtara su Fuzûlî Sevgilinize hiç
kırmızı gül verdiniz mi ? Ben
bülbülüm, yüreğimi sana adadım dediniz mi? Gül almak mı güzel, gül
vermek mi ?
Ananemim gül reçelini de özledim zaten |